ANASAYFA YAŞAMÖYKÜSÜ FOTOĞRAFLAR KİTAPLAR İLETİŞİM
  ENGLISH

KİTAPLAR

Kozmopoetika
(Deneme, YKY, 2002)

"Mehmet Yaşın'ın denemeleri, şiirlerindeki orjinalliğin kaynağını gösteriyor. Şimdilerde herkesin kutladığı çokkültürlülük, ulusçuluk çağında gerçek bir 'çokkültürlü' olan şairin deneyimlerinden trajik yanlarıyla öne çıkıp sorgulanıyor."

- Gregory Jusdanis (Amerika)

"Konu Mehmet Yaşın'ın şiiri olduğunda, onun düzyazılarıyla sürdürdüğü yan eylemin etkisinde kalmamış olmak ayıptır diye düşünüyorum ve onu anladığımı bildirmek istiyorum. Hepimiz sıkıntılıyız şu ya da bu etiketlerden... Mehmet Yaşın şiirlerinde iktidar dışılığından söz ediyor. Azınlık değil marjinallik. Kimi düzlemlerde de aidiyetsiz olmayı seçiyor. Tüm ozanlara da öneriyor bunu. Türk ozanı yerine Türkçe'nin ozanı denmeli ona göre. Gerçekten Türkçe kavramı, şiir açısından Türk kavramından daha kapsamlı görünüyor."

- Gülten Akın

***
Şiirde 'Kimlik' Dönüşümleri:
Kavafis ve Seferis Örneği

Şiirime, romanıma yansıyan 'kimliğim' hakkında birşeyler yazmamı öneren Synhrona Themada dergisine teşekkürler. Bu konularda, 20 yaşlarından beri öyle çok yazmam ya da konuşmam gerekti ki, bunların birçoğu Elenceye çevrilmemiş olsa da, yine kendimi tekrarlamak istemem.

Atina'yı yakından tanıyan birisi olarak, durumumun size ne kadar 'ilginç' geldiğinin farkındayım. Yani bir 'Türk',  nasıl böylesine 'Kıbrıslı' da olabiliyor diye şaşıyorsunuz. Keşke Atina'da, bu kadar şaşılmasaydı buna, belki o zaman Kıbrıs trajedisi bu kadar derin yaşanmazdı. Yunanlıların sahip olduğu, birbirine karşıt 'Türk' ve 'Kıbrıslı' imajları, ya da 'Müslüman' ve 'Avrupalı' imajları, bütün bu yanlarımı açık ettiğimden, bana daima böyle sorular yöneltilmesine neden oluyor. Aynı anda onların hepsi (ve böylece, aslında hiçbiri) olabilmemi anlamakta zorluk çekiyorlar. Oysa bana kendi durumum o kadar olağan geliyor ki, ben de onları anlayamıyorum. Bu konularda bir kitap dolduracak kadar çok hatıram var. Kuşkusuz okurların da ilgisini çekerdi yazsam... Ama yazmayacağım.

Çünkü, bir ulusa veya cemaate veya gruba kesinkes ait olanların, hiçbir tarafa tam anlamıyla ait olamayanları ilginç bir vakıa gibi incelemesinden sıkıldım. Ve doğrusu, asıl inceleme konusunun, dünyadaki yaratıklardan homosapiens türünün birtakım sözde ulus, cemaat, grup vb. kimliklerini 'doğallıkla' taşıdığına ciddi ciddi inanması, hatta bu uğurda birbirini boğazlaması olduğunu düşünüyorum.

Türk ve Elen ulusçuluklarının şiddetine karşı ilkgençliğimde sığınmaya çalıştığım 'Kıbrıslı kimliğin' benim için cazibesi, hiç iktidar olamayışından, etnik-dinsel sınıflamaları tersyüz edişinden, gerçekte bir çeşit kimliksizlik ya da sınırı, tarifi yapılamayan belirsiz-aidiyet özelliği taşımasından ileri geliyordu.

Hele şu saatten sonra, (Kavafis'in dediği gibi, "İthake'ye yol alırken geçtiğim onca deneyimden sonra"), kendimi, başı sonu belli tek bir kimlikle izah edebilmem çok zor. Sadece, etnik, dinsel, cinsel vb. kimliklerimin çoğulluğu anlamında değil, ama bu çoğul 'kimliklerimin' de, kendi içlerinde bir tek boyuta indirgenemeyeceği için.

***
En iyisi, edebi kimliğim üzerine birkaç çift lâf etmek. Bu cümleyi yazar yazmaz, onu yapabilmemin bile zor olacağını düşündüm. Diyelim siz, şöyle şöyle bir edebi kimliğiniz olduğuna inanıyorsunuz, ama kitaplarınızı başka tarihte, başka bir yerde, bambaşka açılardan okuyan biri, hiç de hesabınızda olmayan 'kimlikler' yakıştırabilir size. Sözgelimi, Kavafis ve Seferis'i okurken, onların aslında sandıklarından daha farklı kimlikler taşıdığını düşünmüşümdür. Hayatta olsalar, muhtemelen ikisi de itiraz ederdi birçok yargıma. Olsun. Ben, kendime göre öyle okuyorum onları.

Kavafis, Mısırlı bir modern Elen sayılabileceği kadar, Elenleşmiş bir eski Mısırlı da sayılabilir. Sözgelimi, Elen-Ortodoksluğuna 'yabancı'lığını vurguladığı, "Myris: İskenderiye, MS. 340" adlı şiirinde Serapion vd. eski Mısır dinlerine , Ölüler Kitabı'na ait göndermeler... Hatta "Şehir"de, özellikle Mısırlı Müslümanlara göre insanın ölümüne dek yapacağı her bir şeyin önceden taşa kazınırcasına yazıldığı (yani 'Makdûr') inancı. Kavafis'in taşla, öte-dünya kültüyle, o çok sevdiği karanlıkla, gizemli belirtilerle, kısacası ölümle ilişkisini aydınlatır.

Kavafis'in beni en çok etkileyen yanı, şiirlerinin adeta birer mezar-taşı yazıtı olmasıdır. Kendisi de bir firavun gibi, en ince mücevher işçiliğini yansıtan eşyaların ve başkaları farketmediği halde pırıltısını görüp mumyaladığı, ta Helenistik dönemden kalma insanların ortasında, şiiri kadar titiz ve ölçülü inşa edilen o piramitin içinde oturur. Ne ölüdür, ne de canlı. Tıpkı mezar-taşına kazınmış ölümsüzlük sözleri gibi, bir öncesizlik ve sonrasızlıktır.

Kavafis'in eşcinselliği yaşayışında bile Mısırlı bir 'kimliğin' dokunuşlarını bulabilir arayan! Gece yolculukları, yeraltı-ırmağında (yarı)tanrılara doğru kürek çekmeye benzer. Her yolcuğun sonu ölüm ve yargılanıştır. Gecede parıldayan kedi-köpek gözleri, sevişmelerden akan kan, sonra güneşle yeniden-doğuş... Bir bakıma, ölümle kurduğu canlı ilişki nedeniyle, o kadar kalıcı ve evrensel olabildi şiiri. Bu, öteki Yunanistanlı şairlerden niçin bu kadar farklı olduğunu açıklamakla kalmaz, Mısırlılığını da açıklar. Oysa, daha çok Seferis'e yakın bir duruşu benimseyerek, Elen ulusçuluğu ile evrenselliği aynı şey sanan Atinalı edebiyat çevreleri, Kavafis'i, yıllarca yöresellik kodlarıyla algılayıp önemsemediler. Onun şiirindeki Mısırlı 'yerellik'in, aslında 'kozmopolitlik' demeye geldiğini anlamakta zorluk çektiler.

Bir şairin, varsa 'kimliğini' asıl oluşturup yansıtan mekân dilidir. Ama Yunanistan ve Türkiye edebiyatları, İngilizcelerin çokluğunu benimseyen İngiltere edebiyatı kadar, eski ulusçuluk ideolojisini henüz aşamadığından, dünyada bir tek 'Elence', bir tek 'Türkçe' bulunduğu yanılsamasını sürdürüyor. Oysa ben, Kavafis'i okurken, bazan onunla aynı anadili paylaştığımı bile düşünüyorum. Hem diasporalarda genellikle eski dil duygusu daha özenle muhafaza edildiği, hem de diğer dillerden gelme sözcüklerle yeni nüanslar yaratıldığı için... Böylece, Kavafis'in "İkindi Güneşi" adlı şiirindeki ilk sözcük "Tin kamarin afti"nin (Thn kamarhn auth) çağrışımlarını, bu 'tuhaf' sözcüğü (kamara) pek kullanmayan Atinalı bir Yunanlı'dan, belki de daha fazla hissettiğimi iddia edecek kadar ileri gideceğim! Oda (domadio/dwmatio) yerine kullanılan bu Levantence kökenli sözcük, bütün Levant'ta bilinir. Evet, esasen bir toplumbilim dergisi olan Synhrona Themada okurlarının hemen anlayacağı üzere sözde ilerici Üçüncü Dünya milliyetçiliklerinin (ulusçuluklarının), homojen ve totaliter ulus-devlet kültürlerini dayatmasına rağmen, hâlâ Levant diye bir yerin, hiç değilse şiirde yaşadığını da iddia ediyorum.

(Bu arada, özgün adı Türkçe olan "Dünya Güzeli" şiiri için bir spekülasyon yapacağım. Kıbrıslıtürkçesi ile folklorunda Dünya Güzeli, Aphrodite demektir. Kıbrıs'taki Müslüman evlerine, Aphrodite'den kaynaklandığı bilinen Oratçağ oryantal kıyafetleri içindeki bir anonim kadın portresini asmak son zamanlara kadar yaygındı. Bugünkü Türkiye Türkçesinde 'Dünya Güzeli' sözcüğü aynı anlam ve çağrışımları taşımaz. Bilindiği gibi Kıbrıslıtürkler arasında Mısır kökenliler de var. Bunlar, bugün hâlâ Mısır'la deniz taşımacılığını yürüten kesimdir. Mısır ile Kıbrıs'ın İngiliz kolonisi oldukları o yıllarda, Kavafis, bir Kıbrıslıtürk'le temas etmiş, 'Dünya Güzeli'ni ondan işitmiş olabilir. Tabii Aphrodite'yi, Ada'nın hedonist tarihini konuşurken!)

***
Bugünkü Yunanlılık anlamındaki 'Elenizmin' mitlerini yeniden-yaratmanın ustası Seferis'e gelince: O, tam da bu nedenle, kendini 'Müslüman Doğu'dan özellikle ayrıştırmaya çalışır. Hele Türklerden... Dolayısıyla da, paradoksal biçimde doğduğu yerlerden. Avrupalılaşmak meselesiyle ilişkisi bakımından Seferis, bana hep Türkiyeli Türk aydınlarını hatırlatmıştır. Oysa Ankara'da diplomatlık yaptığı sırada, Türk şairlerine, Türkiye edebiyatına karşı, en hafif deyişiyle, kayıtsızdır. Kıbrıs'ta görevdeyken de, Türk ve Müslüman simgeler gözüne (fotoğraflarına) pek çarpmaz.

Yine de ben, onun (hem 'Doğu', hem 'Küçük Asya' anlamında) Anadolu'dan* ve Türkçe edebiyat kaynaklarından etkilendiğini öne süreceğim. Hele "Mithisteroma/Destansı Öykü"de (1974'den sonra en çok okuduğum şiirdi) bu etkileşimi görebiliriz. Seferis şiirinin, Türk şairlerinde pek rastlanmayan bir tarzda doğanın, çevrenin ayrıntılarına, yoğun görsel imgelere dayanması, ilk bakışta arada akrabalık bulunmadığı kanısını doğurabilir. Oysaki gerek Anadolu-Türk masal ve söylencelerinde, gerekse Egeli, Akdenizli Türk öykü ve romancılarında, Seferis'le çakışan büyülü, mitik, görsel bir anlatım var. Eski Anadolu-Türk manzum masalları, saray ve şatolardan çok mağaralarda, kaya kovuklarında, sarnıç ya da kuyularda geçer. Üstelik de yola çıkanlar, gerçekte hep aynı yerde durduklarından, bu masallar, "Az gittik uz gittik bir arpa boyu yol gittik" tekerlemesiyle tekrarlanır... Çocukluğunda işittiği buna benzer Küçük Asya türküleri, masalları ve diğer Türk sözlü edebiyat anlatılarının bir biçimde Seferis'in şiirine sızması hiç mi mümkün olamaz yani?

Ama Seferis, İzmir-Klazomene'de yağmalanan evinde donakalmış bir çocuk olduğunu görmemizi istemez. Somut yaşantı anlarını perdeleyen insansız bir tarihe kaçar. Ardıç kuşunun yuva kurduğu antik bir tapınakta bize büyü yapar: Bir Eski Elen kahramanı gibi 'odisey'ini sürdürdüğüne inanmamızı ister.

Seferis, Avrupalılara antik Elen heykelleri satmaya çalışan askerlerine Makriyannis'in söylediği sözleri ("Binlerce lira alsanız da bu heykellerin ülkeden çıkmasına izin vermemelisiniz, çünkü biz onlar için dövüşüyoruz") büyük bir coşkuyla tekrarlar. Böylece, Eski Elen'den kalma anonim taş heykelleri canlandırmak üzerine kurulan efsanevi Seferis şiiri, onun diğer üstü-örtük kimliklerini bastırır. Öte yandan, ister Türk, ister Arap, isterse Yahudi olsun, sevgililerin canlı dokunuşlarını ayrı ayrı hatırlamak üzere, onları, dizelerden birer taş heykele dönüştüren Kavafis şiiri, şairinin diğer kimliklerini daha açık seçik ortaya koyar.

Britanya-Mısır vatandaşı Kavafis'in tersine, Osmanlı-Türk vatandaşı olarak doğan Seferis'in üslubu,  erkeksi tonu ve 'Tanrısal' söyleyişi bile Türkiyeli bir 'kimliği' duyurur. 1970'lerden beri Türkiye'de en çok okunan şairlerden biri olması boşuna değil.

***
Kıbrıs vatandaşı olan, Türkçe yazan, şimdilerde daha çok Britanya'da oturan ve birçok şehir arasında gidip gelmeye devam eden bense, herhangi bir ülkenin ve ulusun beni gerçekten kendi şairi saydığını sanmıyorum. Ben de, onların hiçbiriyle tam bir kimlik özdeşleşmesi yapamıyorum. Ben, ulus-devletsiz bir şairim ve ileride, hiçbir ulusal edebiyat tarihinde adımın anılmayacağından eminim. Buna rağmen (ya da bundan dolayı), derinlerimde bir yerde, bazen Kavafis'in Yitik-İskenderiyeliliği kadar açıkça, bazen ise Seferis'in Yitik-İzmirliliği kadar örtük biçimde, ben de Yitmekteki-Lefkoşalı'yım. Ve tıpkı onlar gibi, benim 'kimliğimin' mekânı da sadece şiirim olabilir.

Burada kesiyorum - yoksa, sulugözlü şeyler yazmaya başlayabilirim. Size, İstanbul'da yayımlanacak Kozmopoetika adlı kitabımdan (Ekte) bir derleme gönderiyorum.

                                                  (Synhrona Themada, Temmuz 1998-Mart 1999,
                                                  Atina; Türkçesi: Defter, Bahar 1999, İstanbul)

* Anadolu'ya, yani 'Küçük Asya'ya, adını veren Elence 'Anatoli' sözcüğü, bu dilde 'Doğu' anlamına gelir.


Şaire de, Mürekkepbalığına da Ait Olmayan
Bir Yazılmamış-Yazgı

'Politika ile edebiyat'ı bir araya getiren bu panel, daha baştan beni adıyla korkuttu. Yine bana ait olmayan bir dünyanın kurallarıyla cebelleşmek zorunda bırakılacakmışım gibi, neredeyse travmatik diyebileceğim bir tedirginlik duydum. Belki, burada, özellikle kendi deneyimlerim nedeniyle konuşmam istendi, ama tedirginliğime yol açan  tam da bu deneyimler: Panelin çerçevesini çizen broşürdeki gibi ifade edersek, "örgütlü güç sahipleriyle bir şair olarak ilişkim". Edebi yaratıcılık açısından ilginç olmayan bu ilişkiyi konuşmaktan hoşlanmıyorum. O nedenle, niçin konuşmaktan hoşlanmadığım hakkında konuşacağım.

İronik olan şu ki, siyasal edebiyat etrafındaki tanımlamalar, esasen yazarların karşıt olduğu örgütlü güç sahiplerinin uygulamasından kaynaklanıyor. Sözgelimi, bir yazar, siyasi nedenlerle sürgün edilince, adı 'Sürgündeki Yazar'a, yapıtları da 'Sürgün Edebiyatı'na çıkıyor. İktidarın yazara vermeye çalıştığı edebiyat-dışı bir yazılmamış-yazgıyla, kimliği yeniden yazılıyor. Hatta o yazar da, böyle dışsal adlandırmalarla kendini yazmak durumuna düşürülüyor. Çünkü dünya edebiyatı, yapıtlarının sisteme girişi için başkaca bir kabul alanı bırakmıyor ona. Muhalif bir söylemle, iktidar söyleminin yeniden üretilmesi o kadar yaygın ki, sanki bu pek doğal bir şeymiş gibi çoğu kez gözümüzden kaçıyor. Örneğin, baskı görenlerle dayanışma için, 'Yasaklı/Sansürlü Şiirler' ya da 'Yasaklama/Sansür Altındaki Şairler' adlı seçki yayınlayanlar, aslında, o şairleri ve şiirlerini bir kez daha yasaklayıp sansür ettiklerini fark bile etmiyorlar. Üstelik de, yasak ve sansürü kaba siyasi güç alanından, yazınsal söyleme taşıdıklarından, çok daha tehlikeli ve kesin biçimde bir şairin yazgısını değiştirebiliyorlar. Onu, şair olmaktan çıkarıp, 'sansür ve yasak' olanla özdeşleştiriyorlar. Siyasi baskının tek başına vermeyi asla başaramayacağı edebiyat-dışı bir yazılmamış-yazgıyı, sözümona ilerici edebi kanon, yaptığı böylesi adlandırma ve tasniflerle, o şairin yazılı-yazgısı haline getiriyor. Türkçede, yazgı ile yazı aynı kökenden gelen sözcüklerdir. İnsan için yazılan, alna-yazılan onun 'yazgısı' (yazılmışı) olur. Bunu, İngilizcede zorunlulukla (fate), Arapçada güçle (akdâr/mukadder), Elencede kişisel-hayatla (pepromonas) bağlantılı sözcüklerle birlikte düşünürsek, yazılanın, kişisel-hayat üzerinde zorunluluk yaratma gücünü (kudretini) daha iyi kavrayabiliriz.

Bu dünyada güç sahibi olanların terörüyle cebelleşirken ister yenin, isterseniz yenilin, bir şair olarak kendi yazgınızdan uzaklaşmaya zorunlu kalmanız açısından durum pek değişmez. Yaratıcı enerjinizi ve zamanınızı, onların ait olduğu ikiyüzlü, ilkel ve zakâ açısından pek parlak sayılamayacak güç dünyasının kurallarına göre harcamaya itilirsiniz. Anlayabilecekleri bir lisanı hal ile onlara cevap yetiştirmeye zorlandıkça, kendi cevabınızdan, hatta sorunuzdan koparılırsınız. Verdiğiniz mücadele, sizi bir  'kahraman' yaptığı ölçüde, şiiriniz sizden soğur. Çünkü şiir, sizinle olmak için toplumsal hiyerarşiyle alıp vereceği bulunmayan herhangibiriliğinizi bekler. Bir aşk ilişkisindeki gibi kendiliğindenliği... Siz, iktidarların -muhalefet adlı iktidarlar dahil- hakkından geliyorum, derken, onlar, sizin şairliğinizden kurtulmuş olurlar. Bambaşka düzlemdeki bir varoluşa sahip hayaletler gibi yaşamak belki de daha isabetli! Hiç değilse sizi ele geçiremezler.

BİR HAYALET

                 (...) "Elen siteleriyle savaş bitsin", yazdılar diye
                 kendi savaşçıları tarafından öldürüldü
                 Fenikeli kitâbe yazıcılarının çoğu   -
                 Kalanlarsa ölüm tehdidi yüzünden ölü gibi yaşamakta (...)

                                              - İdalion'dan bir mezartaşı, MÖ 8.yy.

Ancak kendi hayaletim olarak dönebiliyorum evime.
Puslu aynalardan çıkarak. Fazla vaktim yok.
Pencereleri açıyorum, karanlıkta, yıldızışıklar
doluşuyor eviçime. Perdeler silkeleniyor,
kitaplığı örten çarşaflar. Tozlarını almalıyım
aile fotoğraflarının. Cama nefesimle hohlayarak.
Çok-dilleri susturulan bu evin İntikam Melekleri
yazma sözü alır, içine her girenden.
(Bütün bu savaşlardan. Ulusal olan her şeyden. Dilden bile.)
Büğülü sözcükler gibi serpilsin karınca-tozu
naftalin. Yerleri siliyorum. Sonra kapıları
kilitleyerek kayboluyorum, yine, kimseye görünmeden.
               Bir hayalet... Beni öldürtemezler.

Bu şiirimden sonra belki de soracaksınız: Savaşların, askeri darbelerin, sürgünlerin, her türlü terör ve baskının yaşandığı Kıbrıs ve Türkiye gibi Doğu-Akdeniz ülkelerinde, olup bitenden etkilenmemek mümkün mü? Bırakın yazdıklarınızı,  gündelik hayatınız ağır bir baskı altındayken bunu nasıl görmezden geleceksiniz? Edebiyatı, sırf politika bağlamında değerlendirmek ile edebiyatın siyasi boyutunun da farkında olmak apayrı iki şey. Bir şairin, herkes için geçerli kuramlar üretmek gibi bir görevi olduğunu sanmıyorum. Ben, kendince bir şairim ve sadece kendi deneyimlerim çerçevesinde konuşabilirim. Çeşitli güç sahiplerinin benim için yazmaya kalkıştığı şiirdışı yazgılara karşın, hâlâ bir şairden başka bir şey olmamakta ayak diretiyorum. Belli bir politik farkındalığı ise, yazı yoluyla yaptığım işin örtük anlamlarını da görebilmek için yeğliyorum. Böylece, yazdığımı, yaparken yıkabilirim [yapısökümleyebilirim]. Bir edebi kanon veya iktidar kurumlaşmasının kültürel aracına dönüşmeyi bu yolla belki az çok önleyebilirim.

Kaldı ki, kendi şairliğini fazlasıyla ciddiye alan bir şair sıkıcıdır. Yazarlığıyla eğlenmeyen bir yazar ise çekilemez. Ve kendi yazdıklarının da, ister istemez bazı güç ilişkileri için oraya buraya çekileceğini göremeyen birinin kitabını artık okumasak da olur. Yazdığımın, şu ya da bu güç ilişkisini yeniden üretmesine fırsat bırakmadan, kendimle birlikte yıkayım, daha iyi. Her yıkma işi, alttan alta bir yapmayı barındırdığına göre, bir sözü yıkarken öne sürdüğümü de yıkabilmeliyim. Çünkü benim yazgım, şair olmaktan ibarettir. Bu dünyanın, bana ait olmayan bir yazılmamış-yazgıyı, yazılarıma yüklemesinden kurtulmanın çaresi, yazdığımın yüzündeki maskeyi, yine kendi elimle düşürmekten başka ne olabilir? Nasıl düşürüyorum derseniz, 'Malta Akdenizli Edebiyatlar Festivali'yle bağlantılı olarak şöyle:

Öncelikle, Akdenizli edebiyatları lafını sevdiğimi söyleyeyim. Yazdığım dil Türkçede, doğduğum ülke Kıbrıs'ta ve yaşadığım kıta Avrupa'da geçerli söylemlere karşı yıkıcılık yapıyor. Milliyetçi ya da otantikleştirici edebi söylemi, tek-merkezciliği, cemaatçiliği, nihayet Avrupamerkezci, oryantalist ya da tersine Üçüncü Dünyacı, oksidentalist söylemeleri, ne olduğu belirsiz Akdenizli bir kimlik ve gelenek tarifiyle sarsıyor. Ne var ki, Akdenizliliğin baştançıkarıcılığı, dünya edebiyatında kesin biçimde kanonlaşmamış melez bir kimlik ve gelenek tarifi içermesinden kaynaklanıyor. Bir önceki panelde, Akdenizli edebiyatları, herkesin üzerinde hemfikir olacağı belli bir kültürel geleneğe ve kimliğe dayandırıp tarif etme öneresi geldi. Eğer bir Akdenizli kimliğimiz varsa, bu bir kimliksizlik olduğu için vardır. Bırakalım, öyle 'tarifsiz' kalsın. O, şiirimizin, yeraltındaki -daha doğrusu sualtındaki- gizli hazinesidir. Ama bir defa ona ad vermeye kalkarsak büyüsü bozulabilir. Muhtemelen her ad eksik, böylece de yanlış olacağından definemiz kül olup gidebilir.

Mezar-taşlarında unutulmuş Fenike şiirini, Lübnan, Kıbrıs, Malta gibi Akdeniz'imizin en kozmopolit ve küçük ülkelerini saran denizden su yüzüne çıkardığım, 3000 yıllık eski Kıbrıs -bir anlamda Akdeniz- şiir antolojisiyle, yeni bir kanonlaşmaya önayak olmaktan korkmuştum. Yeri gelmişken, az önce okuduğum şiirdeki Fenike epigrafının benim tarafımdan uydurulduğunu belirtmeliyim. Başımızdaki ulus-devletler ve küresel sistem işine geldiği gibi bir tarihi uydururken, bizim de kişisel tarihimizi ta ilkçağa dayandırmaktan kaçınmamız için bir sebep göremiyorum. Zaten 'tarihi gerçekler' travmatik ve bunaltıcıdır. Şiirini, gönül rahatlıyla kolektif bir tarihe teslim edebilmiş kaç şair var, bilmem... Ülkemde ve dilimde yerleşik bir şair sayılsam da, şiirim hiçbir yer(leşme)dedir.

Bir düşünün, ya Akdenizlilik söylemi, dünya edebiyatında iktidarı ele geçirirse, acaba biz başkalarına neler yapardık? Baltık ya da Hazar denizlilerini, bir alt kategoride 'ötekileştirip' marjinalleştirirdik. Sevgili 'Akdenizli kozmopolitliğimizin' iktidara yükselişini doğrusu hiç görmek istemem. Hatta dünya edebiyatının anamuhalefeti sıfatıyla dolaylı iktidarını da... Gerçi, o kadarcık bir iktidarımız var. Birileri, 'Edebiyatta Hazar denizi kimliği', 'Baltıklılık edebiyatının duyarlık ve motifleri' başlıklı paneller düzenlese, gülümsemekten kendimizi alamazdık. Oysa Baltıklı ve Hazarlı yazarlar, bizim düzenlediğimiz bu panellere gülümsemiyor bile. Neyse ki, kendilerinin 'Baltıklı' ve 'Hazarlı' yazar olduğunun henüz pek farkında değiller. Biz de söylemeyelim de bari farketmesinler!

Bu arada hemen belirteyim, Akdeniz mutfağının yazımı ve yayımıyla ilgili paneli, yeme içme konusunda, elbette ki tüm dünyadan üstün olduğumuz için hiç de ironiyle karşılamıyorum. Keşke ben de  "Zeytinyağlı Mürekkepbalığı" adlı o nefis panele çağırılsaydım. O zaman konuşmaya çok daha iştahlı olacaktım.

                                   (Malta Akdenizli Edebiyatlar Festivali, 9 Kasım 2000, Malta;
                                   Türkçede ilk kez yayımlanıyor.)
ANASAYFA YAŞAMÖYKÜSÜ FOTOĞRAFLAR KİTAPLAR İLETİŞİM