ANASAYFA YAŞAMÖYKÜSÜ FOTOĞRAFLAR KİTAPLAR İLETİŞİM
  ENGLISH

KİTAPLAR

Poeturka
(Deneme, Adam, 1995)

"Mehmet Yaşın'ın önemli sorunları gündeme getirdiği kanısındayım... Değişik ülkelerde, değişik yazın ortamlarına girip çıkan bu genç şair, bizi daha önce sorun etmediğimiz konuları düşünmeye zorluyor."

- Memet Fuat

"Mehmet Yaşın, edebiyatta ulusal çerçevecilik diyebileceğim sorunun ortaya koyucularından. İçeriden geliyorsa da, 'ulusçuluk çağının sona erdiğinden,' 'ulusal sınırlarla birlikte ulusal olan her şeyi alt-üst eden dünyadaki son gelişmelerden' söz etmesinin temelinde, şiire ulusallık sipariş edilmesinden kurtulmak isteği yatıyor..."

- Necmiye Alpay

***
(...)

İV
GAYRİ (MİSAK-I) MİLLİ ŞİİRİMİZ

Eski-Yugoslavyalıların Türkçe Şiiri
Bu yazımın ilk kitabı, Fahri Kaya tarafından hazırlanan Eski-Yugoslavya'da Çağdaş Türk Şiiri Antolojisi (1).
  Kitapta, eskiden hepsi Yugoslavya Federasyonu'na bağlı bulunan Makedonya, Kosova ve Bosna-Hersek'teki 27 Türk kökenli (yoksa Rumeli Türkü ya da Makedonya Türkleri mi demeli), evet, Türkçe yazan 27 Eski-Yugoslavyalı ('Türk' sayılamayacakları belli de onları nasıl tanımlamak gerektiğininden emin değilim) çağdaş şairin şiirleri var. Sırasıyla şunlar:
  Enver Tuzcu (1916-1958, Türkiye kökenli olmakla birlikte ömrünü eski-Yugoslavya'da geçirmiş), Şükrü Ramo (1918, İştip-1987, Üsküp), Necati Zekeriya (1928, Üsküp-1988, Novi Sad), Fahri Kaya (d. l930, Kumanova), İlhami Emin (d. 1931, Radoviş), Esat Bayram (d. 1934, Ohri), Naim Şaban (1935, Priştine-1961, Üsküp), Nusret Dişo Ülkü (d. 1938, Prizren), Nimetullah Hafız (d. 1939, Prizren), Hasan Mercan (d. 1944, Prizren), Arif Bozacı (d. 1944, Priştine), Avni Engüllü (d. 1947, Üsküp), Bayram İbrahim Rogovalı (d. 1947, Prizren), İskender Muzbeg Şefikoğlu (d. 1947, Prizren), Fahri Ali (d. 1948, Üsküp), Sabahattin Sezair (d. 1948, Pralenik köyü/Debre), Atay Suroy Recepoğlu (d. 1949, Prizren), Suat Engüllü (d. 1950, Üsküp), Fahri Mermer (d. 1950, Prizren), Agim Rifat Yeşeren (d. 1951, Prizren), Zeynel Beksaç (d. 1952, Prizren), İrfan Bellur (d. 1954, Üsküp), Osman Baymak (d. 1954, Prizren), Sabit Yusuf (d. 1957, Banitsa köyü/Gostivar), Raif Kırkul (d. 1964, Prizren), Burhan Sait (d. 1967, Gilan).
  Elbette, şiire Türkçe imza atmış daha birçok isim var, ama yukarıdakiler, Türkçe şiir  'polysystem'inin çevresi Eski-Yugoslavyalı edebiyatında, Fahri Kaya tarafından merkezi bir önem atfedilenler. Ne var ki, bu şairler(imiz)in neredeyse hiçbiri Türkiye'de tanınmıyor. Necati Zekeriya, İlhami Emin, Suat Engüllü gibi adı az çok duyulmuş birkaç şair ise, İstanbul'a endeksli merkezi edebiyatta dolaşıma giremiyor. Çünkü Cumhuriyet Dönemi Türk şiirine göre pek edebiyat-içi sayılmıyorlar. Bildiğim kadarıyla, temel kaynak niteliğindeki herhangi bir Türk(çe) şiir antolojisinde, onlara yer verilmediği gibi, kendi girişimleriyle Cem Yayınevi'nden yayımladıkları şiir seçkileri ve son olarak iki yıl önce çıkan Eski-Yugoslavya'da Çağdaş Türk Şiiri Antolojisi de gözardı edilmiş. (Cem Yayınevi'nin doğruladığına göre, edebiyat dergilerinde antoloji hakkında hiç yazı çıkmamış.)


***

  Çağdaş Türkçenin Türkiye dışındaki bu şairleri niçin edebiyat-dışı sayılmakta? Ne diye Türkçe şiir kanonu, bir minör konumla bile varlıklarından sözetmemekte? Günümüz Türkiye şiirinin dil, estetik ve poetika düzeyinin çok gerisinde kaldıklarından mı? Yoksa farklı olduklarından mı? Daha doğrusu, farklılıklarından dolayı mı tekçi, merkeziyetçi Türkiye edebiyatçıları tarafından 'geri, yetersiz, düşük' sayılıyorlar acaba? Hangisi?..
  Fahri Kaya, hazırladığı antolojinin "Yugoslavya Türk Şiiri" başlıklı sunuş yazısında, zengin halk edebiyatlarının, özellikle de "Sevdalinka" adı verilen anonim sevda türküleri türünün, Anadolu'dan farklı oluşunun altını çiziyor. "Yanılgı" adlı kendi şiirinde ise, (Çağdaş Türkiye Şiiri'ni izlediğini sanırken) "umarak" sözcüğünü anlam, "bahar" sözcüğünü yapısal söyleyiş, "şeftali" sözcüğünü de ses sapmasıyla farklı kullanmaya devam ediyor:

Günler geçtikçe yitiriyoruz
Yaşamın tadından bir parça
Yarının daha iyi olacağına inanarak.

Artık kiraz ağacı bahar açmıyor
Eskisi kadar bol ve güzel.

Aylar geçtikçe yitiriyoruz

İyiliğimizin bir yanını
Çevrenin kötü olduğunu umarak.

Şeftalının da tadı artık.
Eskisi gibi lezzetli değil.

Peki, ya hem Türkçe hem Makedonca yazan, Yunus Emre'den Nâzım Hikmet'e kadar Türkçenin öncü şairlerini Yugoslavya dillerine kazandıran, çok iyi özümsediği Makedonyalıtürk kültür ve edebiyatına yeni yorumlar getiren İlhami Emin de mi Türkiyeli şairlerin gerisinde?

KAÇ DİLDE ŞİİR YAZDIM SENİ YAZAMADIM
                      olursa yine yolun taşıdır
                                           (Feyzi)

beni benden yitiren sensen yaşa
seni vurdum güle sen vur beni taşa
ki bende benden eser kalmaz ola
ki sende güller gülmez ola

kaç dilde şiir yazdım seni yazamadım
sözün hiç birine senden tek söz katamadım

Bunları yazan şair geride değilse, nerede?

***
  Misak-ı Milli çizildikten sonra Türkler, kendilerini 'Türk' yapacak bir tarih tezi, ideoloji ve ulusal kimlik yaratmakla kalmadılar (belki bunu yaratabilmek için) bir de Cumhuriyet Dönemi Türk Şiiri yarattılar. İş bununla bitmedi, modem ve çağdaş 'Türk' şiirine göre yorumlanmış eski Halk, Tasavvuf ve Divan şiirleri de yeniden 'yaratıldı'. Atatürkçü şairler kuşağının coşkunluğuyla, 'tarihi yeniden yaratan' Türkiye Cumhuriyeti, bir bakıma kendisine uygun bir yeni geçmiş uyduruyordu. Şimdi burada, bu yeni geçmişin siyasi ideolojisini ve şiirdeki dil, ebedi gelenek, poetika izleklerini deşmeyeceğim. Ancak, ulusal sınırlar dışında bırakılan ve Türk ulusal varlığını sürdürmek konusunda yaşamsal bir işlevi bulunmayan şiir değerlerinin neredeyse yok sayıldığını belirtmekle yetineceğim.
  Merkezi Türk(çe) şiirinden bugün dışlanan, bir tek Eski-Yugoslavyalı Türklerin çağdaş şairleri değil, aynı zamanda şair ataları, şiir tarihleridir. Priştineli Mesihi İsa, Ujiçeli Sabit, Prizenli Suzi, Öksüz Dede, Niyazi Çelebi, Veysi, Hersekli Arif Hikmet, Üsküplü Feyzullah Dede, Feyzi, Mehmet Efendi, Süleyman Efendi, Abdürrahim Fedaai, Ali Hoca Müderris, Kazim Baba, Haki, Fethi Hafız, Şeyh Saadettin, Manastırlı İzzet Bosna, Fettah Rauf gibi birçok Divan ve Tasavvuf şairinin adı unutulmuştur. 'Türk' edebiyat tarihinin hafızasında, Bosna-Hersek, Kosova ve Makedonya'daki 500 yıllık Osmanlı-Türk Şiir mirasından geriye, kala kala Âşık Çelebi (1520-1572) ile Leskofçalı Galib (1829-1864) gibi birkaç şairin adı kalmıştır. Kaldı ki, Fahri Kaya'nın kitabından öğrendiğim kadarıyla, sadece Bosna-Herkes'te 15.-19. yy arasında 200'den fazla Boşnak şair (Türk, Arnavut vd. Müslüman şairler hariç) Osmanlıca-Türkçe kitaplar yazmış ki bugünkü 'Türk' şiirinin bundan haberi dahi yok.
Acaba, Enis Batur'un deyişiyle "ilk Cumhuriyet şairi değil, son Osmanlı şairi" (2) Yahya Kemal'in Makedonya'dan çıkması bir rastlantı mıydı? Yoksa çocukluk ve gençliğinin Makedonya'sı, Türkiye Cumhuriyeti'nden sınırdışı edildiği için mi "kaybolmuş bir Devlet'in sınırlarını özlüyordu şiiri"?
  Eski-Yugoslavyalı Türklerin, 'Türklük'le bağı somut bir gerçeklik olarak ancak Osmanlı'ya kadar sürdüğü için mi, Osmanlılık değerlerinde ayak direten 'çağdaş şairimiz' Yahya Kemal de onlar arasından çıkmıştı? İsteseler de, Anadolu'daki Türk ulusal hareketiyle, doğmakta olan yeni ulusla bütünleşemeyen Eski-Yugoslavyalı Türklerin, acaba bu nedenle mi kimliklerini artık dünyada varolmayan Osmanlı'ya bağlı nostaljik şiirlerle ifade etmeyi sürdürüyor, Cumhuriyet'in 'Dönemi'ne de, 'Şiiri'ne de farketmeden meydan okuyorlardı? Tıpkı Yahya Kemal gibi...

***
  İlginçtir, Makedonya'dakine benzer bir Osmanlı-İslam kimlik özdeşleşmesi, Osmanlı İmparatorluğu'ndan Britanya İmparatorluğu'na geçen Kıbrıs'ta da sürdürülmüştü. Kıbrıslıtürk şairleri de, Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan yıllar sonra bile, kendilerini Osmanlı olarak tanımlamış ve Divan şiirinden, Mevlevilikten esinlenen şiirler yazmışlardı. Daha sonra, tıpkı Eski-Yugoslavyalı Türkler gibi, dil devrimini, çağdaş Türk(iye) şiirindeki eğilimleri abartıyla izleyerek kendi kendilerini Türkleştirmeye çalışacaklar, ne var ki, gerçek anlamda Türk ulusal kimliği ile bütünleşemedikleri için, şiirlerindeki Türklük de soyut bir izlek olarak kalacaktı.
  Osmanlı'nın Avrupa yakasında bıraktığı Türk azınlıklarından çıkmış şairlerin, kendileri olmak yerine İstanbul'daki söz sahibi edebiyat kanonunun onlardan beklediği kimse olabilme çabası hâlâ sürüyor. Sanırım, bunun temel nedenlerinden biri, Türk(çe) şiirin merkezi İstanbul'un, onları sadece Türkiye'de geçerli dil ve şiir anlayışıyla değerlendirmesi, bunun dışında bir kültürel kimlikleri, dil ve yazın gelenekleri, dolayısıyla şiirleri olabileceğini görememesidir. Böylece, Türkçe şiirin bu çevre ya da az(ın)lık (minör) şairleri, merkezi edebiyat içinde onaylanıp dolaşıma girebilmek adına, aslında kendi yazınsal kimliklerinde doğrudan karşılığı bulunmayan Anadoluculuk, öztürkçecilik, Garip, İkinci Yeni, '80 Sonrası gibi Türkiye şiir gündemlerine takılmaya zorlanmaktalar. Aksi takdirde Eski-Yugoslavya'da Çağdaş Türk Şiiri Antolojisi gibi büsbütün görmezden gelinirler.
  Bu konuda, herhalde, ilk defa itirazda bulunarak, "Biz Türkiye ile aynı şiiri yazmıyoruz" diyenler (belki 1974 sonrasının sıcak ilişkileri nedeniyle) Kıbrıslıtürk şairler oldu. (Türkçe şiirdeki azınlıklar açısından merkez-çevre ilişkilerini, Kıbrıslıtürk Şiiri Antolojisi (3) adıyla hazırladığım kitabın sunuş yazısında kapsamlı bilgiler, uzun ve ayrıntılı değerlendirmelerle ele aldım, burada tekrarlamayacağım. İlgilenenlerin, Eski-Yugoslavya ile Kıbrıs'taki Türkçe şiir antolojilerine birlikte bakması ilginç olabilir.)
  Bir diğer ilgi çekici nokta ise, dışarıdaki (Osmanlı-)Türk kökenli azınlıkların birbirlerinin şiirini, Türkiye'den daha yakın izlemeleri. Sözgelimi, Kıbrıs'ta yayımlanan Kıbrıs Türk Bankası Kültür-Sanat Dergisi'nin 15. sayısında, Yunanistan'dan Feyyaz Sağlam'ın "Batı-Trakya Türkleri Arasında Ağıt Yakma Geleneği" başlıklı incelemesi ve 10 kadar şiir örneği var. Aynı derginin sürekli şairleri arasında Hasan Mercan gibi Eski-Yugoslavyalılar da bulunuyor.
  Aslında, Kıbrıslıtürklerin, bugün Eski-Yugoslavyalı Türklere gösterdiği edebi ilgi, bir karşılık sayılabilir. Çünkü daha 1950'lerden itibaren Lefkoşalı şairleri İstanbul'a tanıtan, Varlık'ın Üsküplü yayıncısı Yaşar Nabi Nayır'dı. Bugün, kurduğu dergideki bazı yazarların, Varlık'ından habersiz göründüğü 'dışarılı' Türkçe şiirlerin dayanışma geleneği, Yaşar Nabi Nayır'ın ölümünden sonra da sürmüş ve Kıbrıslıların, Türkçe Şiir içinde Türkiye'den farklı bir kimlik arayışları, yine Varlık dergisinin 1987 Nisan ve Mayıs aylarında "Bir Kimlik Arayışı: Kıbrıs Türk Edebiyatı" başlığıyla hazırladığı iki özel sayıda (955. ve 956.) ele alınmıştı. Bununla da kalınmamış, aynı yıl, Kıbrıs, Türkiye ve İngiltere'de yaşayan Kıbrıslıtürk şair, yazar ve aydınların katılımıyla Londra'da düzenlenen "Kıbrıs'ta Türkçe Edebiyat" konferansının belgeleri, yine Varlık Yayınları tarafından Edebiyatta Kıbrıslı Türk Kimliği adlı bir kitap olarak yayımlanmış, bu kitabın İngilizce basımı ise Varlık Yayınları ile Londra'da GLA/Fatal Publication'ın ortak girişimiyle 1990'da gerçekleştirilmiştir.
  Dışarıdaki Türk azınlık şiirlerinin başlıca ortak noktaları şöyle sıralanabilir: Hepsi de, Türkiye'den farklı olarak, İkinci Dünya Savaşı'nı yaşamış ve 1945'ler çağdaş şiirlerine başlangıç oluşturmuştur. Hepsi de, sosyalist yönetimler ya da çok güçlü komünist hareketlerle yüz yüze gelmiş, bu nedenle Toplumcu şiiri, Türkiye'dekinden daha farklı algılamışlardır. Hepsinde de, azınlıklarda önemli rol oynadığı bilinen anonim halk edebiyatından yararlanma eğilimi güçlüdür. Çağdaş Türkçeyi kullanma konusunda, hemen hemen hepsi de, komşu dillerin etkisindeki kendi halklarının konuşma dili ile Türkiye dil devrimini izleyen Türk şiir dili arasında bocalamaktadırlar. Yine hepsi (belki, ayrı bir yazı konusu olacak kadar ilginç bir biçimde) çağdaş Türk şairlerinden en fazla Yahya Kemal, Nâzım Hikmet ve Fazıl Hüsnü Dağlarca'nın çekim alanına girmişlerdir. Türkiye'den bakınca anlaşılması çok zor olsa da, bu son derece laik Türk azınlıklarının hepsinde de Hıristiyan komşularına karşı kendi farklı Türk özelliklerini simgeleyen İslami değerlere şiirde de sahip çıkma eğilimi görülür. Öte yandan, hepsinde de Türk-İslam kökenli azınlık kimlikleri, kendilerini (tıpkı Boşnak ve Arnavutlar gibi) Avrupalı olarak algılamalarına engel olmamış ve Avrupa'daki düşünce, sanat, edebiyat akımlarıyla iç içe geçmiş bir çeşit 'Avrupalı-Müslüman' şiiri yaratmışlardır.
(Tabii, onların şiirine, Bâb-ı Beyoğlu'ndaki şuaranın sokak çarpışmaları sırasında kurulmuş barikatlardan, aşkın düşünme yeteneğini nerdeyse yitirmiş bir anlayışla ve Cumhuriyet Dönemi şiir kodlarını tek ölçüt sayarak bakarsak, bu 'dışarılı' şairlerimize, İslami kaynaklardan yararlandıkları için "İrticacı, Müslüman Şairler," toplumsal temaları işledikleri için "'70 Dönemi Slogancı Şairleri," halk edebiyatına ilgi gösterdikleri için de "Anadolucu Folklorik Şairler" yaftalarını takmamız pek muhtemeldir!)


***
  Görünen o ki, Cumhuriyet Dönemi Türk şiirinde ifadesini bulan ulusal kimliğin, şöyle ya da böyle, dışına düşmüş bir şiirin sahibi olanlardan başka kimse, şiirimizin "Türk" tarifiyle pek bir çelişkiye düşmüyor. 'Çağdaş Türk Şiiri' paradigmasının dönüp dolaşıp vardığı bu çok sorunlu "Türklük" meselesini aşamadıkça '80 Sonrası şairlerinin de gerçekten farklı bir poetika başlatması umulamaz. 
  Hemen belirteyim, bu yazı dizisinin derdi "Türk" lafıyla değil, Türklerle hiç değil. Sorun şu ki, vatandaşlık, soydaşlık bağına mı, dil birliğine ya da İstanbul merkezinde olmaya mı, neye göre yapıldığı belli olmayan "Türk" tarifli bir şiir, bugünkü Türkçe şiirin gerçeklerini dile getirmiyor, ihtiyaçlarını karşılayamıyor, şiir birikim ve geleneğinin ciddi bir bölümünü örtüyor, bütünüyle kapsayamıyor. "Türk Şiiri" tarifi, Cumhuriyet (Dönemi Şiiri) ideolojisiyle bağlı ve sınırlıdır. Misak-ı Milli içindeki homojen bir Türk ulusunun varlığına, daha doğrusu var edilmesi amacına dayanan bir milli şiir anlayışının ifadesidir. Bu anlayışın kökleri, Namık Kemal'in "vatan" arayışlarına, yüzyıldan fazladır süren "Türklük" temelinde Batılı bir ulus yaratma çabalarına uzanır.
Ancak, Namık Kemal'in yeri yurdu belirsiz 'Osmanlı Vatanı' gibi, milleti belirsiz bu 'Türk' şiiri de, bir yandan Türk(iye) vatandaşı olup Türk olmayan Yahudi, Kürt, Ermeni vb. şairleri, bir yandan ise Eski-Yugoslavya, Bulgaristan, Kıbrıs, Yunanistan vatandaşı Türk kökenli şairleri de kapsıyormuş gibi kullanılıyor. Benimse burada sözünü ettiğim "Türkçe Şiir" kavramı, esasen Osmanlı-Türk dil, edebiyat gelenekleri ile İstanbul merkezli bir şiir çevresindeki Türk azınlık şiirlerini içeren bir tanımlama. Böyle bir "Türkçe Şiir" tarifi, Türk/Türkiye/Kıbrıslıtürk/Makedonya vb. şiir tariflerine alternatif olmaktan çok, onları tamamlayıcı, birbirine bağlayıcı sayılmalıdır.
  Türkçe Şiir'de Eski-Yugoslavyalı Türklerin ve Yahudi, Kürt, Ermeni vb. Türkiyelilerin durumu, Rusya'daki Alman azınlığın ya da Almanya'daki Türk azınlığın 'Almanca Şiiri' içindeki durumuna benzer. Yoksa sözü edilen bu Türkçe Şiir, Alman Şiiri karşısında ayrı ulusal edebiyat merkezlerine sahip, Avusturya Şiiri gibi bir konumdaki Azeri Şiiri, Türkmen Şiiri vb. ayrı Türkî ulusların şiirlerini karşılamaz. Kaldı ki bu tür ulusal şiir tarifleri, aslında bugün aşılan ulusçuluk ideolojisinden, modernist kimlik anlayışından kaynaklanıyor. Postmodern dünyanın ulus-ötesi toplumları tartışılırken, Türk Şiiri gibi ulusçu ya da etnik aidiyete bağlı bir tanımlamanın da artık sorgulanması gerekmez mi?
Füsun Akatlı ise, Varlık'taki yazısında bir adım daha ileri giderek, "ulusal sanat" tarifine, özünden, yani "insanın yapısına ilişkin evrensel bir değer yaşantısı ortaya koyması beklenen sanatın doğası, temel nitelikleri dışında bir tanımlama getirmesinden dolayı" haklı olarak itiraz eder. Gerçekten ulusçu ideolojiler altında bile, "ulusal edebiyat," sanat açısından kabul edilemez birçok unsuru içeriyordu. Ne var ki, "Sanatın 'Milli'si Ne Demek?" (4) diye soran Füsun Akatlı'ya net bir yanıt veremeden milli edebiyatlar çağı bitmiş bulunuyor.

***
   Burada asıl dikkat çekmek istediğim nokta, tıpkı, iç ve dış siyasette, ekonomik sistemde ya da toplumsal, kültürel, hukuksal kurumlar düzeyinde olduğu gibi, Türkiye Cumhuriyeti'nin şiirinde de bir tıkanma yaşandığıdır. Şiirimiz, kendi kendisine ket vuran, artık yetmeyen kavramlar, kurumlar, düne ait otoriteler tarafından köşeye kıstırılmış gibidir. Bunları ne diye önemsediğimi, 'Türk şiiri' dururken 'Türkçe şiir'i ne diye önesürdüğümü bir defa daha söylemeyi deneyim:
  Birincisi, "Türk Şiiri," merkezi ve homojen bir Türk ulusal kimliği adına izlekler, kodlar, üsluplar oluşturan Cumhuriyet Dönemi'yle sınırlıdır.
   İkincisi, Türkçeyi "Türklerin" ulus-devlettiki birliğini sağlamak adına dil işlevleri açısından standartlaştırıp yoksullaştırıyor ve böylece edebiyatın dil olanaklarını daraltıyor.
Üçüncüsü,  Türk şiir yapıtlarını, sadece Türk ulusal ya da kolektif bilincini ve duyarlılığını temsil edebilenlerden ibaret sayıp, ötekileri dışlıyor.
   Ve böylece dördüncüsü, hem Makedonya, Kosova, Batı Trakya, Bulgaristan, Kıbrıs gibi yerlerdeki Türk kökenlilerin, hem de Türkiye'deki Yahudi, Ermeni, Kürt, Arap, Süryani gibi azınlıkların Türkçe şiirlerini kanon dışında bırakıyor ya da "Türk" olabildikleri ölçüde kabul ediyor.
Beşincisi, edebiyatta ulusçuluk çağı kapanırken, bölgemizde köklü ve yaygın bir şiir birikim ve potansiyeline sahip Türkçenin çağdaş bir dünya şiiri yaratabilmesine engel oluyor.
Altıncısı, Türkçe şiirin çoğuldizgesine (merkez-çevre sistemine) giriş-çıkışlar kapatıldığından yeni poetik anlayışlarla tazelenemeyip dinamizmini yitiren ve sonuçta hep aynı gündemleri, aynı şekilde tekrarlayıp duran içine kapalı bir Türk şiir kanonu yaratıyor.

***
   Aslında kendisi bir tek akım olan Cumhuriyet Dönemi Türk şiiri içinde, yalnızca farklı şiir hareketlerinden, kuşaklarından, anlayışlarından sözedilebilir. Şiir değerlendirmelerinin temelinde, hemen hemen herkesin üzerinde hemfikir olduğu, Türkiye'deki toplumsal, siyasal, kültürel dönüşümleri karşılayan kodlar durur: Hececiler, Garip, İkinci Yeni, Toplumcular, '80 Sonrası, vb. İyi de, Eski-Yugoslavyalılar, Türkiye'de yaşamadıklarına, daha farklı siyasal, toplumsal, kültürel deneyimleri yansıtan bir şiir yazdıklarına göre, onların şiirleri hangi kodlarla karşılanacak? Onlara da mı "İkinci Yeni"ci, "'80 Sonrası"cı denecek? Yoksa mevcut şiir kodlarıyla bir ad verilemeyince yok mu sayılacaklar?
   Bir yandan İkinci Dünya Savaşı ile sosyalizm deneyimini, öte yandan çok-uluslu, çok-kültürlü, çok-dilli bir mozaiği ve şimdilerde etnik çalışmaların kıyıcılığını yaşayan eski-Yugoslavyalı şairler, ne zaman kendileri olarak görünebilecekler bize? Herhalde bunun yanıtı, merkezdeki edebiyat adamlarının şiirimize, 'Türkçe şiir' perspektifiyle bakmalarından geçiyor.
Yine de, asıl yanıtı verecek olan, Makedonya, Kosova ve Avrupa yakasındaki 'öteki' Türk kökenli şairler değil mi? Dil sorunlarını İstanbul'u da gözeterek kendi gerçeklikleri içinde çözümlemeleri... Türkiyeli şairlerin edilgin izleyicisi olmaktan kurtulmaları... Yeterli kurumsallaşmadan uzak bir az(ın)lık (minör) edebiyatının sınırlarını aşmaları... Yeni bir Türkçe şiirin oluşabilmesine nitelikli yapıtlarıyla katkıda bulunmaları... Belki de diyorum, sorunun yanıtı buralardan, Misak-ı Milli dışından geçecek. Türkçe şiirin çınarları ta "Ohri Gölü" kıyılarına kadar sürgünler vermeye devam ediyor çünkü. Kosovalı genç şair Osman Baymak da bunlardan biri:

göl,
gözleri çukurda
bakar
baktıkça su yalanır gururundan
"demli dedim sana bre yakub kardeş"

göl,
geçmişi konuşmak ister
teknesinden coşmak
her yabancıya bağrını açmak
"yüce dağ başında bir ulu çınar"

Eski Türkiyelilerin Almanca Şiiri
   İkinci kitaba gelince, bu, Almancadan bir çeviri: Gençlik Ayinleri (5). Şairi: Zafer Şenocak. Çevirmeni: Yüksel Özoğuz.
1960'lardan beri Almanya'da yaşayan 2 milyon dolayındaki Türk, artık Alman toplumu ile bir biçimde bütünleşme, daha doğrusu eski kimliğini de koruyup, Almanlardan farklı bir Almanyalı toplum olma sürecine girdi. Bunun işaretlerinden biri, Almanların, önceleri "Gastarbeiterliteratur" (Misafir İşçilerin Edebiyatı) adını verdiği, Almanca yazan eski Türkiyelilerin edebiyatında görülebilir. Ne var ki, Almanya'daki Türkler (aralarında anadili Türkçe olan Kürtler de bulunduğuna, ayrıca ordaki Eski-Yugoslavyalı Türkleri kapsamadığına göre, en doğrusu Türkiyeliler demek), misafir olmaktan çıktığı için, edebiyatlarına da "misafir" denemez. Aras Ören'in, Almanca'dan İngilizceye çevirilip, Texas-Austin Üniversitesi Yayınları arasında çıkan Please, No Police adlı romanına yazdığı önsözde Akile Gürsoy Tezcan, bu tanımdaki "işçi" sözcüğüne de itiraz ederek, "edebi yapıtları yazanların çoğunlukla aydınlar olduğunu" söyler (6).
   Söz konusu önsözde, Gilles Deleuze ile Felix Guattari'nin, henüz Türkçe'ye kazandırılamamış Kafka: Towards a Minor Literature (7) adlı kitabından yararlanan Akile Gürsoy Tezcan, Almanca yazan eski Türkiyelileri, her iki dünyada 'öteki' olan çift-dilli, çift-kimlikli bir alt-kültürün, bir az(ın)lık edebiyatının yaratıcıları sayar.
  Üzerinde düşünmeye değer doğrusu: Neden Allah'ın Texas'ındaki bir üniversite, Almanca yazan Türkiyelilerin kitaplarını, Türk akademisyenlere sunuşlar yazdırıp yayımlatıyor da, Türkiye üniversitelerinde böyle araştırmalar, yayınlar görünmüyor? Bununla bitmiyor, Austin Üniversitesi'nin yayın listesinde, Aziz Nesin gibi Türk yazarları, Kıbrıslıtürk şiiri gibi çevresel Türk edebiyatları da var. Türkiye üniversiteleri ise, Namık Kemal zamanından kalma resmi söylemi etrafında dolanıp dursun. Ve akademik kurumlardaki araştırmacıların edebiyata eleştirmen olarak katılmasına fırsat verilmezken, eleştirmenler de akademik kurumlara sokulmasın...
  Türkçe şiire, düzeyli bir açılım getirilecekse, 150 milyona yakın insanın çeşitli lehçelerle Türkçe konuştuğu şu koca yeryüzünde artık sözü geçen Türkçe bir şiir olacaksa, edebiyat dünyası ile akademik dünyanın buluşması gerekmez mi? Yoksa Türkçe şiir eleştirmeniliği 21. yüzyılda da, sebze çiçek yetiştirmek gibi bir emeklilik hobisi mi olacak? Biz de, yok '80 Sonrası'ydı, yok öncesiydi diye kör kuyular etrafında dönüp duracak mıyız?

***
   Kör kuyularda dönüp durmaya son verip (şu yazdıklarımın davet ettiği karamsar düşünceleri, kendim bile kaldıramadığım için), Yapı Kredi Yayınları tarafından yayımlanmış 'Alamancı' genç bir şairi, Zafer Şenocak'ı dinleyelim

SANIRIM KEDER ACIYA DÖNÜŞTÜ VE BİZ HİSSETMEDİK
sanırım neşe coşkuya dönüştü ve biz hissetmedik

çiçekli bir dal büküldü bölündü ikiye ve yokoldu
sanırım bir gözyaşı yuvarlandı denize ve biz hissetmedik

sallanırken içimizdeki salıncakta haykırdı kalbimizin sirenleri
sanırım dikenli bir çalılıktı yanan içimizde ve biz hissetmedik

sönünce ateş dumanlar sarıp büyüttü ufkumuzu
sanırım biri ezdi kalbimizi ve biz hissetmedik

bir bulut yağmur damlası hafifliğinde taşıdı bizi
sanırım kırdık onun da belini ve biz hissetmedik

   1961 doğumlu Zafer Şenocak, gazel, türkü vb. Türkçe şiire özgü biçemsel, yapısal özellikleri Almanca şiire taşıyor. Almanca bilmiyorum, yine de, benzer bir yol izleyerek, Türkçe şiir geleneklerini İngilizceye taşıyan bazı Kıbrıslıtürk şairlerin yarattığı o çarpıcı titreşimleri biliyorum. Sanırım, bu şiirler de, Almanlara aynı etkiyi hissettirmekte.
Çok-kültürlü toplumlarda rastlanan bu aykırı, ama çarpıcı etkileşim, her ne kadar Avrupa'da ulusal edebiyat çağı sona erdiği için şimdilerde dikkat çeker olmuşsa da, aslında çok eskilerden gelir. Sözgelimi, Eski-Yugoslavyalı Türkler ile Boşnakların çağırdığı halk türkülerinde, farklı şiir geleneklerinin umulmadık biçimde iç içe geçmesinden doğan bir etkileyicilik görünür.
Zafer Şenocak, 52 şiirin yer aldığı kitabında, sadece Türkçe şiirin biçemsel, yapısal özelliklerini değil, imge dünyasını, duyarlılığını ve "pencerenin gecesi maviye/mavisi güneşe bakar" ya da "dokunmadan bir erkek eli/bir eşarp yanağına" dizelerinde hissedilebileceği gibi Türkçe deyiş ve söyleyişleri de Almanca şiire katıyor. İki dil arasında kalmaktan gelen şaşırtıcı imgeler birbirini izliyor...
   Genç yaşına rağmen, Almanya'da altı şiir, iki deneme kitabı yayımlayan (ve tıpkı öbür dışarılı Türkler gibi Yunus Emre'ye, ayrıca Pir Sultan Abdal ile Karacaoğlan'a meylederek) Türk halk şiirini Almancaya çeviren Zafer Şenocak, şu anda Berlin'deki çok-dilli Sirene dergisinin yayın-yönetmeni. Bırakın çok-dilli ve bir anlamda çok-(ulusal) kimlikli bir dergiyi, bizim, henüz Kosova'dan Kafkasya'ya, Kırım'dan Kıbrıs'a kadar bütün Türkçeyi kapsayacak bir dergimiz bile yok. Daha kötüsü, böyle bir edebi yoksulluğun, şiirimizin gündem oluşturucularına verdiği bir yoksunluk duygusu da yok.
   Zafer Şenocak, bir röportajında söylediği gibi, çok-dilli edebiyat çalışmalarıyla, şiirinin aidiyet sorunlarına yanıt veriyor:

   Bir şair belki şiirine aittir, ama bir şiir nereye ait olabilir. Şiire bir araştırmacı olarak yaklaştığınızda şiirin yazıldığı dile ait olduğunu öne sürebilirsiniz. Bir toplumbilimci veya edebiyat araştırmacı ise, şairi içinde yaşadığı toplum, ülke, çevre açısından değerlendirir... Almanca şiir yazmak Alman olmak anlamına gelmiyor. Ancak Almanya'da yetişen benim kuşağımın artık Almanya'nın bir parçası olduğu da bir gerçek... Tek boyutlu kimliklerde direnen anlayışlar çok kültürlülük ile çatışıyor. (8)

***
   Türkiye'de kalem oynatan eleştirmen ve şairlerin, Almanca yazsa ve çok farklı şiirsel izlekleri sürdürse de, Zafer Şenocak'ın "Türk şairi" olduğundan nedense hiç kuşkuları yok. (Bu arada Türkçe yazan ama kendi kültüründen derin etkiler taşıyan Kürt kökenli Ahmed Arif'i de "Türk şairi" sayıyorlar. Vatandaşlığa göre mi, etnik kökene göre mi ya da dile göre mi yapıldığı anlaşılamayan bu "Türk" tarifi Sevim Burak'tan Kriton Dinçmen'e, Emine Sevgi Özdamar'dan Necati Zekeriya'ya, Kemal Burkay'dan Mıgırdıç Margosyan'a kadar herkesi, farklı bir gerekçeyle "Türkleştiriyor". Ve ne yazık ki, hiçbir Türk eleştirmeni de, bu Ziya Gökalp perspektifli Kemalist "Türk Edebiyatı" yorumunu sorgulama ihtiyacı duymuyor.)
   Çok-dilli, çok-kültürlü azınlık ya da minör şairlerinin özel durumu bugüne kadar "Türk" edebiyatında hiç irdelenmedi, hatta böyle bir şeyin varlığı kabul edilmedi. Aynı şekilde Almanca yazan "Türklerin" edebiyatını, şiirini değerlendirmek amacıyla bugüne kadar Türkiye'de bilimsel bir toplantı yapılmadı. (En azından ben Almanya'daki konferans haberlerinden başka bir şey duymadım.) Türk kökenlilerin farklı bir kültür, edebiyat ve dile yaslanıp Almanca yazdığı şiirleri, romanları da kapsayacak yeni bir "Almanca Edebiyatı" tarifine ilişkin tartışmalar, geçtiğimiz yıllarda en çok Varlık dergisinde yazılıp çizildi.
   Emine Sevgi Özdamar'ın Almanca'dan çevirilen romanı Hayat Bir Kervansaray, yine Varlık tarafından basıldı. Varlık'ın girişimi ve derlediği malzemelerle bakın 23 Eylül 1993 tarihli Cumhuriyet Kitap dergisinin orta sayfasında adı geçen kitap nasıl tanıtılmış:

   Bütün bunlar 'büyülü bir Almancayla kaleme alınmış. Kurak dilimiz birden yeniden kulak verdiğimiz sesler kazanıyor. Taze kan, Cermen söz kireçlenmesine iyi geliyor. -Hannes Würtz.

   Birlikte yol almaya hazır olana, Özdamar, (farklı) algılama yeteneğini armağan ediyor. Bu öteki ödül. Bunlar dakik, çok dakik şeyler ve dilin yürüyüş ve soluk alışıyla görülebilir hale geliyorlar. -Joachim Sortorius

   Özdamar'la Almanca yeni bir anlatıcı kazandı. Türk okuru da, Türkçe düşünülüp Almanca yazılmış ve Almanlar için yazılmış bir kitabın çevirisini. -Sennur Sezer

   1991 Ingeborg Bachmann Ödülü jüri üyesi Peter von Matt, ödül sahibinin (E. S. Özdamar) rafineliğini ve naifliğini aynı ölçüde değerli bulmuştu... Böyle bir kültür göçünden daha pek çok şey umut edebiliriz. -Harro Zimmermann

   Emine Sevgi'nin romanı, Türkçe'den yapılmış başarılı bir çeviri gibi, öylesine yabancı, öylesine imge zengini, öylesine masalsı... Kitap hızlı, güçlü, göz kamaştırıcı ve rengârenk imgelerle, sağlıklı bir duyumsallıkla dolu. Almanya'da uzun yıllar böyle bir dille yazılmadı. -Simone Hamm

   Şimdi de Varlık dergisinde, Türkiye dışındaki Makedonyalı, Kıbrıslı vb. Türk kökenliler ile Türkiye içindeki Yahudi, Kürt, Ermeni vb. kökenli şairler, yazarlar için neler denildiğine bakalım:

   Bay (Türkiye Yahudisi şairin, MY) adını ilk kez dergilerde gördüğümde, işte Batı'dan yetersiz bir şair diye düşünmüştüm. Peki kim çeviriyordu bu sıradan şiirleri Türkçeye? Bay (Türkiye Yahudisi şairin, MY) yazdığı hiçbir şeyi okumuyordum. Ama tartışmalar nedeniyle, Türkçemin bozulması tehlikesini göze alarak yeniden okumak zorunda kaldım... Türkçesi Dario Moreno'nun şarkılarının sözlerindeki dili andırıyor. Ama en azından o şarkıların müziği güzeldi... (Kıbrıslıtürk şair, MY) Efendi de oturmuş uzun bir yazı yazmış. Yazı Bay (Türkiye Yahudisi şairin, MY) dil yanlışlarına meşru kılıf hazırlamaya, Türk şiiri ve Türkçe şiir gibi anlamsız ve geri zekâlı bir tartışma noktası yaratmaya çalışıyor. Türkçe şiir Misak-ı Milli'yle sınırlı değilmiş, Makedonya, Kosova, Trakya, Kıbrıs ve Batı ülkelerinde yazılan şiirleri de kapsıyormuş... Bay (Türkiye Yahudisi şairin, MY) İngilizce düşünüp Türkçe şiir yazdığını söylüyor. Kavgada bile söylenemeyecek böyle bir sözü söyleyen (Kıbrıslıtürk şair, MY) Efendi'nin zekâsıyla ilgili kuşkular doğuyor... Şiir yazıp kendini kabul ettiremeyenler (Türk şiirinin, MY) şairler loncasına giremeyenlerdir." (9)

   Karşılaştırmaların yorumunu okura bırakıyorum. Almanca yazan bir Türk kökenli için, hem Almanya'da, hem Türkiye'de yapılan değerlendirmeler ile Türkçe yazan bir Yahudi kökenli için Türkiye'de yapılan değerlendirmelerin niçin bu şekilde taban tabana zıt olduğunu okurun kendisi sorgulasın.
Yukarıdaki sözlerde yazınsal değerlendirme sayılamayacak ölçüdeki seviyesizliği ve edebiyat tartışması bağlamında muattap dahi alınamayacak bir ırkçılığı zaten bariz şekilde herkes görebilir. Asıl soru şu: Bu sözler '80 Sonrası şiirinin öndegelenlerinden birisi tarafından söylendiğine göre, son dönem şiirimizin düşünsel ve estetik düzeyini eleştirmenler de görülebiliyor mu acaba? Görüp de eleştirmiyorlarsa, niçin? Görülemiyorlarsa, niçin?
 
***
   Biraz da, Yüksel Özoğuz'un çevirileri sayesinde yoğun bir şiirsel tat alarak okuduğum bu şiir kitabı, beni, çok-kültürlü azınlık edebiyatları üzerine yeniden düşündürdü. Zafer Şenocak gibi Almanca yazan eski Türkiyeli şairleri Almanca şiir içindeki bir azınlık (minör) şiirinin temsilcileri saymak mümkün. Deluze ile Guattari'nin azınlık edebiyatı konusundaki (adı yukarıda anılan ve Türkçe'ye çevrilmeden aşınıma uğrayan) kitaplarındaki tanıma bakılırsa:

   Az(ın)lık (minor) edebiyatı, bir az(ın)lık dilinden gelmez, tersine temel anadil içindeki azınlık yapılanmasından doğar. Ama her halükârda, bir az(ın)lık edebiyatının ilk karakteristik özelliği, kullandığı dili yüksek oranda yersizyurtsuzlaştırmasıdır (deterritorialization). (10)

   Gerçekten de bu saptamayı, birçok azınlık edebiyatçısının (Türkiyeli Yahudi yazarların, Eski-Yugoslavyalı Türk şairlerin vb.) kullandıkları dil doğruluyor. Ne var ki, dil birliği ile edebi aidiyeti, ya da şairin kimliğini özdeşleştirmek de, eski ulusçuluk anlayışıyla bağlı gibi görünüyor. Sözgelimi, Almanca yazan Zafer Şenocak, bir tek Alman şiirine değil, Türk şiirine de, Avrupalı şiirine de yeni bir şeyler katıyor ve iç içe geçmiş bir (Türk, Alman, Avrupalı, vb.) kimlikler yumağını dile getiriyor. Acaba küreselleşme denen şey, kapitalist sistemin yeni beklentileri doğrultusunda gümrük duvarları ile tek-dilli vatandaşlık pasaportlarını ortadan kaldırmakla yetinecek mi? Yoksa doğmakta olan çok-kültürlü toplumun şiirinde dil barikatlarını da alaşağı mı edecek? Ya da, ulusal birlik, ulus-devlet, ulusal edebiyat tanımlamalarındaki gibi dil birliği başat bir rol oynamaya devam mı edecek? Peki ya, giderek daha çok Avrupa'ya entegre olan anakültürümüzün, Ortadoğu ve İslam geleneklerimizle bağı, Türkî dünyayı kapsayan anadilimizle ilişkisi nasıl evirilecek?..
Kendi gürültüsünden başka ses duyamaz hale gelen bizim şiir âlemimiz, belki işitebilir diye bu soruları bir defa da altını çizerek sormayı deneyim:
  Yıllardır şairlerimizi meşgul eden ilkel ve yapay gündemlerden kurtulmadan, Türkçe Şiiri uluslar arası düzeye taşımak mümkün mü?
Edebiyat dünyası ile akademik dünyayı, Misak-ı Milli içi ile dışındaki Türkçe Şiiri, Türkiye ile dünya edebiyat birikimini... buluşturmak daha ne kadar gündem dışına itilecek?
   Bugünün asıl gündemi, ulus-ötesi bir Türkçe Şiir perspektifiyle edebiyatımıza yeniden el atacak, Cumhuriyet Dönemi'nin politikası gibi poetikasını da aşacak çok-kültürlü bir donanım kazanmak değil mi?
Ama her şeyin cevabını bilen ve böylece soracak bir sorusu da olmadığından sadece sağa sola cevaplar yetiştirenlere, hangi vurgulu soru işareti ulaşabilir ki?.. Onları Kosova, Bosna-Hersek, Makedonya ve Almanya'dan sonra, yine Misak-ı Milli dışından, Kıbrıs'taki Türklerden bir şiirle, (daha doğrusu Osmanlılardan, çünkü şairi Müftü Hilmi Efendi 1782-1847 yılları arasında yaşamış), selamlayıp geçmek galiba en iyisi:

Nedir ol eski büski sözle ızhâr-ı fazîletler
Nedir ol 'âlimâne tavrile' arz-ı cehâletler
Usandık fâ'il ü mef'ûle da'ir bahs-i navhîden
Mey ü mahbûbe da'ir naklolunsun özge hâletler.

Adam Sanat, Mart 1995, İstanbul.


(1)    Fahri Kaya, Eski Yugoslavya'da Çağdaş Türk Şiiri Antolojisi, Cem Yayınevi, 1992, İstanbul.
(2)    Enis Batur, "Saray Şairleri, Şiir Sarayları", Sonbahar, sayı: 24, Temmuz-Ağustos 1994, İstanbul.
(3)    Mehmet Yaşın, Kıbrıslıtürk Şiiri Antolojisi, Yapı Kredi Yayınları, Kasım 1994, İstanbul.
(4)    Füsun Akatlı, "Sanatın 'Milli'si Ne Demek", Varlık, sayı: 1040, Mayıs 1994, İstanbul.
(5)    Zafer Şenocak, Gençlik Ayinleri, çev. Yüksel Özoğuz, Yapı Kredi Yayınları, Ekim 1994, İstanbul.
(6)    Akile Gürsoy Tezcan, "Introduction", Aras Ören, Please No Poliçe, Translated by Teoman
         Sipahigil, Center for Middle Eastern Studies University of Texas at Austin, 1992, Austin-Texas.
(7)    Gilles Deleuze and Felix Guattari, Kafka: Towards a Minor Literature, Translated by Dona
         Polan, Minneapolis-London: Minneapolis University Press, 1994.
(8)    Zafer Şenocak. "Almanya Bir Ülke Olmaktan Çok Bir Dildir", Söyleşiyi yapan: Halil Gökhan,
         Kitap-lık, sayı: 12, Kasım-Aralık 1994, İstanbul.
(9)    Tuğrul Tanyol, "Kesit-Düşük Beğeni", Varlık, sayı: 1048, Ocak 1995, İstanbul.
(10)  Gilles Deleuze and Felix Guattari, sayfa: 16-17, agy.

(...)
ANASAYFA YAŞAMÖYKÜSÜ FOTOĞRAFLAR KİTAPLAR İLETİŞİM