ANASAYFA YAŞAMÖYKÜSÜ FOTOĞRAFLAR KİTAPLAR İLETİŞİM
  ENGLISH

KİTAPLAR

Soydaşınız Balık Burcu
(Roman, 1994, 3. baskı Everest, 2007)

"Mehmet Yaşın'ın romanı Soyadaşınız Balık Burcu'nun Cevdet Kudret Roman Ödülü'nü alması Türkiye'de bir tartışmayı ateşleyecek. Belli bir Ülkede yaşayan, o toprağa bağlı insanlar yerine, her toprakta bir parça yaşayan roman kahramanları şimdi bu kitapla gündemde... Mehmet Yaşın'ın kozmopolit metropoliten roman tipleriyle Türk Edebiyatı'nda azınlık kişilerin roman dönemi başlıyor... 'Köy romanının' yerini 'Şehir romanı' aldı derken, Mehmet Yaşın, yeni bir dönemi veren Soyadaşınız Balık Burcu ile şehirli romanının pabucunu da dama atıyor. Onun yerine 'Global romanı' Türk edebiyatına getiriyor... Yaşın'ın bu uluslararası, coğrafyasız yeni insan tipini destekliyorum. Globalleşen dünyanın ilk roman kahramanı onlardır.

- Doğan Hızlan

"Soydaşınız Balık Burcu'nun, Türk roman çizgisinin 'dışarısında' duruşu, geleneksel roman kahramanlarının sorunsalları ile rollerini değişime uğratması en önemli etken... Mehmet Yaşın Türk tipini Yahudi'nin, Yahudi tipini Türk'ün gözünden çizerek konumların çok da farklı olmadığını sergiliyor... Yaşın'ın roman kahramanlarından biri için ürettiği soru, Türk romanında 'Türk olmayanların' gündeme gelişini vurguluyor: 'Gayrımüslim azınlıkları, kendi varoluşları içinde değil, Türklerin Avrupa'ya açılışındaki rolleriyle yazın malzemesi edinen ve temel sorunsalı Batılılaşmak olan Türk Edebiyatı, öykülerinde Türkleşmeyi sorun edinmiş bir Batılı'nın yazdıklarını ne yapsın?' Bu soru, 1980'lerin ikinci yarısında keşfedilen yazarlara ait romanların neden daha önce görülemediğine de yanıt oluşturur.

- Zeki Coşkun

"Mehmet Yaşın'ın romanlarında, düzyazılarında ve şiirlerinde kimlik meselesi ayrıcalıklı bir yerde durur. Her zaman içeriden konuşmasına rağmen, nereden bakarsa baksın, ne söylerse söylesin dışarıdan bir sestir aynı zamanda. İçeri ve dışarısı arasındaki sınırları zorlayan ve bu sınırları belirsizleştirme çabasıyla kendi yazınsallığını oluşturan Mehmet Yaşın'ın ne yapmaya çalıştığını eserlerine topluca bakarak görmek mümkün... Roman diliyle şiir dili arasındaki paralellikler ve kurgusal benzerlikler de, Yaşın'ın sahici bir yazar ve şair olarak edebiyatımızın ilginç ve güçlü bir kalemi olduğunun kanıtı.

- Çağlar Demirbağ

***
(...)

Sarsıntı. Aşın yorgunluk. Kötü beslenme. Düşte sayıklamalar doğal. Şu hapları alın, beslenmesine dikkat edin. Derin bir uykudan sonra iyiye gidecek. Misel, doktordan da Ogygie Adası'na götürmek üzere kâğıt kalem istiyor. Doktor, ne yazacağını sorunca, "H a y ı r," diye bağırıyor. Başka şey bildiği yok, diyor Deniz, "hayır..." Dev beni seviyor, başka da kimsecikler sevmiyor. Terliyor, sıcakta titriyor. Deniz'i de yatıştıracak doktor. Başağrısından ne zamandır şikâyetçi? Bırakın, yazsın. Eski bir travmanın depreşmesi.

"Her şeyi unutuyor."

"Hatıralarından acı çektiği içindir."

"Ama yeni olaylar, hatıralarından daha çok sarsıyor onu."

"Benzer travmaların sürekli tekrarlanması tehlikeli, onu uzaklaştırın."

"Nereye gidelim?.."

"Unutabileceği bir yer vardır elbet."

"Unutma!"

Babaannesiyle havraya giriyor ve haham kutsuyor onu: "Al-Teş-kah!"

Burası bir Sefarad moşav-köyü. Yıllar önce İstanbul'dan İsrail'e göçen babaannesi burada oturuyor. Tel-Aviv'de düşüp kalktıkları yakınları da Sefarad ama onlar Fransa'dan geldiler. Buradaki Sefaradlar, Tunus ve Fas'tan gelme. Gene de Ladino konuşanlar var. Sonradan gelenler, moşav dışındaki site-evlerde oturuyorlar. Babaannesi de bu evlerden birinde. Faslılar havrası daha yeni. Her Şabafta, büyükbabası da gelir Faslılar havrasına. Bugün ilk defa, babaannesiyle birlikte Mişel de havraya geldi. Kapıda, kara bir kippa geçirildi başına. Havranın arkasında oturan erkek çocukların yanına bırakıldı. İçerden, mezmur çağıran erkeklerin sesleri işitilmekte. Babaannesi, herhalde, havranın balkonundaki kadınlar kısmında. içerde Şabat servisi sürerken haham gelerek, arkadaki erkek çocukları selamlıyor. İlk defa karşılaştığı Mişel'i kutsuyor: "Unutma!"

Ve öncesiz sonrasız bir fotoğraf gibi çerçevelendi o an.

Toprak bir yoldan geçiyorlar. Toz bulutçukları kalkıyor her esintide. Güneş gezlerini kamaştırıyor. Babaannesinin elinden, avuçlarına geçen terleme. Havranın yüksek duvarları görünüyor. Havra, en geniş iki yolun kesiştiği yerde. O çocukluk fotoğrafında, havranın duvarları olduğundan yüksek, yollar olduğundan geniş. İki kapı bir avluya açılıyor...

...avlunun sol köşesinde bir incir ağacı. Çıkma ağaca!

Yer yer çatlamış kaygan beton. Düşeceksin!

İncir ağacının yanında bir çeşme. Yan yan akıyor suyu. Havrada oynanmaz! Peygamberler görüyor seni. Gel buraya!

İç kapıdan geçerken, çocuğun kara, küçük yeleğini düzeltiyor kadın, silkeliyor tozları. Sümkür bu mendile!

Kara dantel başörtüsünü örtünecek babaannem Havraya giriş yüzü. Kutsal duyuşlar ve öte dünya düşüncesiyle değişim geçiren yaşlı ruhunun gölgesi geziniyor gözlerinde. Babaanne. Suss... Kendiliğinden gizemli bir anlam yerleşiyor ağır gcekapaklarına. Uzun sivri burnunu, burnunun sol yanındaki beni, gerdanına sarkan kırışıkları kaplıyor bu gizemli duruş... Gel Mişel!

Mişel, sıkılarak yukarı çıkıyor. Havranın balkonunda duran kadınlar hiç konuşmuyorlar. Bakışmıyorlar da. Kendisine, çocuk olduğu için görünmeyen çok gizli bir şey, tanrısal ruh gibi bir şey olduğunu düşünüyor mumlarda. Pür dikkat bakıyor...

...merdiven başındaki gümüş şamdanın yıldızlarına dokunuyor.

Dokunma!

Dokunmuyor. Yeniden dokunuyor. Dokunma dedim sana!

Günnük kokusunun nereden geldiğini anlıyor. Kara perdelerle ayrılmış bölüme dikiliyor bakışları. Bu kokunun ölülere ait olduğunu, kara perdenin ardında ruhların dolaştığını sanıyor. Siyah takım elbise üzerine uzun pelerinler giyen ve gezleri kapalıymışçasına insanları süzen haham yaklaşırken, o, balkona, babaannesinin yanma kaçıyor gene. Ruhlar!..

"Korkuyorum"

Bunu söylemiyor. Düşünmüyor da. Hissediyor. Havranın arkasına bırakılan bütün çocukların Fransızca konuştuğunu, hahamın nutku cızırtılı bir megafonla Fransızcaya çevrilmeye başlayınca anlıyor. Bugün, diyor cızır dayan ses, barbar Arap sürülerinin katlettiği kutsal şehitlerimizi bir defa daha yâd edelim "Ki onların ağzı var ve söylemez, kulakları var ve işitmez... Filistiler cenk için ordularıyla Yahu-da'nın Sokko şehrinde toplandılar... Ve kadın dedi: Filistiler senin üzerine gelmiş ey Şimşon!.. Ölülerin gözleri var ve görmezler. Ey Ölü ülkesine hükmeden, senin Ruhundan nereye kaçayım.. Ve Firavunun sarayından Kutsal Topraklar'a dönerken... Kemiklerime Ölüler Diyarı'nın kapısına saçılmış... Ya Rab, kapıyı aç çünkü seçilmiş kavimin açık denizlere döküldü, beni gör, çünkü gözlerim sana dikilmiş ey Yehova... Ve Filistiler Şimşon'un gözlerini oydular!. Şad olsun aliya, ze hâzman le-aliya!.. Ve yedi düvel Musa'nın kutsanmış yolcularına karşı... Ölülerimiz de açıklarda... Düşmanlar canımı alarak hayatımı yerlere çaldılar ve geriye hayaletim kaldı... Ey Yehova, beni kuvvetlendir ki Filistilerden iki gözüm için birden öç alayım... Çünkü İsrail yaşayabilsin diye daha çok kan dökülecek ve çocuklar dahi askere gidecektir... Ve Şimşon sarayın iki orta direğini tutarak, Filistiler-le beraber ben de öleyim, dedi ve bütün kuvvetiyle eğildi ve ev beylerin üzerine çöktü... Düşmanlarımızın hepsi ölünceye kadar bu kılıcını elinde tut... Ey İsrail!." Bir daha korkuyor. Orada sayılan ne kadar düşman varsa onlara yöneltiyor korkusunu.

Havradan çıkmadan Arapları öldürüyor. Ama daha çok korkuyor ölülerinden. Babaanne ölüleri anlatırken, o, yere bakıyor. Öldürdüğü Araplar dirilirse gene öldürecek. Ölüler çoğalıyor günden güne. Artık ölülerle yaşıyor "ve kendi ölümünde öldürdüğü ölüler hayatında öldürdüğünden fazla oluyor."

Ve daha da çoğalıyor ölüler. Kamyonlarla geçen askerlerden biliyor bunu. Çölün toz bulutlarını savurarak Sina'ya gidiyor tanklar. Bir tankın üzerine çıkıp, askerlerin yanına oturuyor Misel. Tankların yıkıp geçtiği her yeri kendisi yıkmış gibi oluyor. Artık hak kazandı sahici bir Yahudi olmaya: "Yaşasın Yahudiler!" Yumruğunu kaldırıp bağırıyor. îçindense korkuyor.

Gezici bir hastane kuruldu köy girişine. Portakal bahçelerinin ulu kara çamlarla anayoldan ayrıldığı yere. Traktörler çalışmıyor. Ölü ağus-tosböcekleri gibi duruyorlar tarlalarda. Kadınlar, yaralıların başucun-da dövünüyor: "Kahrolasıca Araplar, barbar Araplar!.." Kendi gözleriyle, onların ne kadar barbar olduğunu görsün diye, kurşunlarla delik deşik cesetlerin önüne götürüyorlar Mişel'i "Bak," diyor babaannesi, "görüyor musun Filistinli Arapların yaptıklarını?" Sedyede, başının yarısı uçmuş, beyni fırlamış, göğsü baştan aşağı kana bulanmış bir ceset. Çıplak ayak parmaklarından başka bir işaret yok bu gövdenin bir insana ait olduğuna dair: "Bak!"

Ağlamaya başlıyor Mişel.

Ve zamanı yitiriyor. Mısır sınırından taşınan Yahudi ölülerini binlerce yıl evvel firavunlar vurmuş. O kadar çok, o kadar çok vurmuşlar ki, o yüzden bu yerin bir vatan olduğunu düşünüyor (bir mezarlık). Şehitlik mertebesine çıkmak üzere can çekişen yaralı bir asker, ilkyardım çadırına getirilen İstanbullu küçük yabancıya öğüt veriyor: Yehova'yı düşüneceksin (düşünüyor zaten), domuz ye-meyeceksin (yemiyor zaten), Enetz-İsrail için savaşacaksın (savaşa-caktı zaten), Araplardan alacaksın öcümüzü (işte bu yeni). Ölmek üzere olan asker, tüfeğini verip gösteriyor Arapları nasıl öldüreceğini. 5

KANAKANAAKANİNTİKAMAKANANKANSERÜKANTATKONSERİKANI


5 Pencerenin içinde oturur, portakal ağaçlarını seyrederdim. Arkta akan suların sesini dinlerdim Deniz, uzakta bir yerde gökyüzüyle birleşiyor sanırdım Dağların yüksekliğine şaşardım. Zaten o zamanlar her şeye şaşardım. Pencerenin içinde otururdum. Belki babam ölmedi, yaşıyor, o yüksek dağlardaki bir mağarada saklanıyor. Saçları, sakalları uzadığı için kasabaya gelemiyor. Orada berber de yok. Yoldan geçen adamlara bakardım. Acaba hangisi babam olabilir? Bir baba seçerdim kendime. Gerçekte babamı.-Devam için bkz. Pencerede Otururken, sayfa 234.


Ve serin bir yaz akşamı bir intikam haberi dinliyorlar radyodan: Yerüşalim alındı! Binlerce yıl sonra gene bizim olan Yerüşalim (çocukluğunun en mutlu günü)...

Ve öcün yabanıl doyumuyla güzelleşiyor ölüm "Yerüşalim alındı!" Bütün moşav çığlık kıyamet sokaklarda. Elindeki küçük İsrail bayrağıyla koşuyor Mişel de. Herkes birbirine sarılıp ağlaşıyor. Havaya ateş açan köy komutanı, "Önce" diyor, "Yerüşalim'i alırken vurulan askerlerimiz ve bu intikam gününü göremeyen binlerce yıllık şehidimizin huzurunda saygı duruşuna kalkalım" Sessizlikte coşup taşan gözyaşlanyla dua ediyorlar. "Yerüşalim ki hep bitişik bir şehir gibi yapılmıştır," şarkısını çağırıyor birbirine bitişen insanlar. Ateşler yakılıyor köy alanına, yüksek yerlere bayraklar çekiliyor. Rüzgârda çıldıran bir şarkıya dönüyor Davud'un mezmurları.

İM EŞKAHHEKH YERÜŞALAİM TİŞKAHH YEMİNİ

"Babil ırmakları kenarında, orada oturmuştuk
Ve Siyon'u andıkça ağlamıştık.
İçindeki söğütler üzerine çelenklerimizi asmıştık
Çünkü orada bizi sürgün edenler, bizden şarkılar
Ve bize azap edenler bizden şenlikler istediler.
Siyon şarkılarından birini bize çağırınız, dediler.
Yabancıların toprağında Rabbin şarkılarını nasıl okuyacaktık?
Eğer seni unutursam, ey Yerüşalaim
Sağ elim de hünerini unutsun
Eğer seni anmazsam, ey Yerüşalaim
Eğer seni baş sevincimden üstün tutmazsam
Dilim de damağıma yapışsın.
Yerüşalaim'i temeline kadar yıkın, yıkın diyenler
Edom oğullarına karşı Yerüşalaim gününü an, Ya Rab.
Ey sen, harap olacak Babil kızı
Bize karşı ettiklerinin karşıhğını Sana verecek olanlara ne mutlu!
Senin yavrularını da tutup kayaya çarpacak olanlara ne mutlu!"

NE MUTLU YERÜŞALAİMİN İNTİKAMINI ALANLARA

(...)
ANASAYFA YAŞAMÖYKÜSÜ FOTOĞRAFLAR KİTAPLAR İLETİŞİM